İslam'da Hayvan Hakları

Konusu 'Haycan Hakları' forumundadır ve Badem tarafından 5 Ocak 2015 başlatılmıştır.

  1. Badem
    Offline

    Forum Yetkilisi Admin
    Badem Administrator

    Katılım:
    27 Mayıs 2013
    Mesajlar:
    52
    Beğenilen Mesajları:
    8
    Ödül Puanları:
    9
    Cinsiyet:
    Bayan
    Bulunduğu Yer:
    İzmir
    • 9/11
    İslâm, evrensel bir dindir. Dolayısıyla İslâm'ın "haklar" meselesine verdiği ehemmiyet ve bakış açısı, sadece insanları değil, bütün varlığı kuşatıcı mahiyettedir. Evet İslâm, bütün "haklar"ı koruma altına almıştır. Onun "haklar" mevzuundaki bu geniş perspektifinde hayvan hakları da önemli bir yer işgal eder.

    İslâm'da hayvan hakları, İslâm ahlâkının en ilgi çeken konularındandır. Günümüz insanı için hayvan haklarından bahsetmek olağan konulardandır; bunun yadırganacak ve garipsenecek bir tarafı yoktur. Ancak bu konuyu, on dört asır önce, insanların bile haklarının çiğnendiği bir dönem ve çevrede düşünmek ve bu hakları layıkıyla uygulamaya çalışmak muhteşem bir şeydir.

    Bu makalede, hayvan kelimesi kısaca açıklanıp, onların hakları, Kitap ve Sünnet bağlamında ele alınacaktır. Kur'ân-ı Kerîm'in mevzuyla alâkalı âyetleri ile Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuya dâir söz ve davranışlarından verilecek örnekler ışığında mevzu izah edilmeye çalışılacaktır.

    Hayvan
    Hayvan (veya hayavân) kelimesi Arapçadır, kelimenin çoğulu ise hayvanattır. Sözlükte: "canlı/his ve hareketleriyle diğer varlıklardan ayrılan her varlık/insan dışındaki canlı... vb." mânâlara gelmektedir. Bu kelimeyle genel olarak ise, aklı olmayan ruh sahibi varlıklar kastedilmektedir.

    A. Kur'an-ı Kerîm'de hayvan
    Kur'ân-ı Kerîm, hayvanların da insanlar gibi bir ümmet, bir topluluk olduğunu ifade eder: "Yeryüzünde yürüyen bütün hayvanlar ve kanatlarıyla uçan bütün kuşlar da ancak sizin gibi birer ümmettir..."1 Allah (cc) bu âyette çok önemli bir gerçeğe dikkat çekmekte, hayvanların, kuşların, böceklerin ve bütün canlı varlıkların insanlar gibi bir topluluk olduklarını bildirmektedir. Dolayısıyla onların da insanlar gibi Allah'ın (cc) yaratıkları olduğu ve bu âlemde de insanlar gibi haklarının bulunduğu bildirilmiştir.

    Allah (cc), Kur'ân-ı Kerîm'de bir taraftan göklerde ve yerde bulunan her şeyi insanların emrine verdiğini bildirirken2 diğer taraftan da yeryüzünü, bütün canlılar için yarattığını, dünyadaki her canlının onda hakkının bulunduğunu vurgular. Rahmân Sûresi 10. âyette şöyle buyrulur: "Yeri de bütün mahlûkat için hazırlamıştır." Âyetin metninde geçen "el-en'âm" kelimesiyle bütün yaratıklar kastedilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de bir sûre adı olan el- En'âm (الانعام) da, dar mânâda evcil hayvanlar anlamında olmakla birlikte, o kelimenin zikredilmesiyle mahlûkat (bütün yaratıklar) kastedilmiştir.3 Âyette bu kelimenin tercih edilmesi de üzerinde düşünülmeye değer edebî bir özellik taşımaktadır, mânevî hikmetler vardır; çünkü insanlarla sürekli birlikte bulunan ve haklarına en fazla riayet edilmesi gereken bu hayvanlardır.

    Diğer taraftan Kur'ân-ı Kerîm'in altı sûresi de hayvan adını taşımaktadır. Bunlar: Bakara (sığır, inek), En'âm (evcil hayvanlar), Nahl (bal arısı), Neml (karınca), Ankebût (örümcek) ve Fîl (fil) sûreleridir. Bu da Kur'ân'ın, dolayısıyla İslâm'ın hayvanlara verdiği önemin diğer bir göstergesidir.

    İslâm bütün kâinata olduğu gibi hayvanlar âlemine de, Yaratıcı'nın büyüklüğünü gösteren ve O'nun kudretine tanıklık eden varlıklar olarak bakar. İnsanların kendilerine bahşedilen bu İlâhî nimetin kıymetini bilip onu verenin kudret ve azametini anlamalarını ister. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış?!"4 Bu âyetin ilk muhataplarının Araplar olduğu, Arapların da uçsuz bucaksız çöllerde en vefakâr ve en güvenilir yoldaşlarının -günlerce aç ve susuz bir şekilde o çöllerde seyahat etme gücüne sahip tek hayvan olan ve bu sebeple de "çöl gemisi" adını alan- deve olduğu düşünülürse, bu hitabın muhteşemliği anlaşır.

    İslâm hukukçuları ve Kur'ân yorumcuları bu âyet-i kerîmelerden birçok hüküm ve işaret çıkarmışlar ve Allah Teâlâ'nın bu âyetlerde, hayvanlara özen göstermenin, onları korumanın ve onlara şefkatle muamele etmenin önemine dikkat çektiğine işaret etmişlerdir ki, bütün bunlar, hayvanlara karşı şefkatli ve merhametli olmayı ve onlara iyi davranmayı gerektirir. Bu âyetlerde bazı hayvanların adlarının zikredilmiş olması, diğer hayvanların böyle olmadığı mânâsına gelmez. Burada bazı hayvanlar örnek olarak zikredilmiştir, yoksa âyetlerde dile getirilen hususlar sadece bu hayvanlara özgü değildir. Sûrenin sekizinci âyetindeki: "Bilmediğiniz nicelerini de yaratmaktadır."5 buyruğu da bunu göstermektedir. Aynı sûrenin 60. ve 80. âyetlerinde de insan hayatı için hayvanların önemine dikkat çekilmekle birlikte, asıl maksadın, bütün bunların düşünülüp incelenerek ibret alınması gereken önemli birer İlâhî gösterge olduğu bildirilmektir.

    B. Hadîs-i Şerîflerde hayvan
    Hz. Peygamber'in (sas) hadîslerinde de hayvanların korunması, gözetimi, bakımı-beslenmesi ve onlara eziyet edilmemesi hususunda çok sayıda örnek vardır. Meselâ, Ebû Davûd ve Tirmîzî'nin naklettiklerine göre, Hz. Peygamber (sas), köpeklerin öldürülmesine razı olmamış, onların da bir ümmet olduklarını vurgulamış,6 Araplarda âdet olan kuş, tavuk vb. hayvanların hedef olarak kullanılmasını da yasaklamıştır. Hattâ bu iş, atıcılığı öğrenmek için olsa da, buna izin vermemiştir.

    Müslim'in Said b. Cübeyr'den yaptığı bir rivayet şöyledir: "İbn Ömer, Kureyş kabilesinden birtakım gençlere rastladı, (onlar) bir kuşu hedefe koymuşlar ve ona atış yapıyorlardı. Kuşun sahibine de boşa attıkları her ok başına ücret ödüyorlardı. İbn Ömer'in geldiğini görünce dağıldılar. İbn Ömer bu manzarayı görünce şöyle dedi: 'Kim yaptı bunu? Bunu yapana Allah lânet etsin! Şunu kesin olarak biliniz ki; Allah'ın elçisi, ruh/can sahibi bir şeyi hedef edinip ona atış yapana lânet etmiştir.'"

    Hayvanların hayat haklarına saygı duymamak en büyük günahlardandır. Bu, insanın ebedî hayatında Cehennem'e atılma sebebidir.

    Buhârî'nin İbn Ömer'den rivayet ettiği bir hadîste Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur:

    "Bir kadın bir kedi yüzünden Cehennem'e girmeyi hak etmiştir. Şöyle ki, kediyi hapsedip bağlayarak ona yemek yedirmedi ve (onun) yerin haşerelerinden de yemesine izin vermedi."

    Hayvana karşı acımasızlık, sadece hayvanı öldürmekle yahut onun ölümüne sebep olmakla sınırlı değildir. İslâm, hayvana karşı yapılacak hiçbir eziyeti kabul etmez. Hayvanı aç bırakmamayı da emreder:

    Ebû Dâvûd ve İbn Huzeyme'nin Sehl b. el-Hanzaliyye'den rivayet ettikleri bir hadîs şöyledir: Peygamber (sas) zayıflıktan (açlıktan) karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladı ve şöyle dedi: "Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah'tan korkun! Onlara uygun şekilde binin ve onlardan uygun şekilde yiyin."

    İslâm, hayvanların bulaşıcı hastalıklardan korunma hakkını da kabul edip "hastalıklı hayvanları kesinlikle sağlıklı hayvanların yanına götürmeyi" yasaklamıştır.

    İslâm her durumda hayvanlara acımayı, merhameti ve onlara eziyet etmemeyi emretmiştir. Hz. Peygamber (sas:( "Merhamet etmeyene/acımayana merhamet edilmez." buyurmuştur. Hz. Peygamber, bir deveye binen eşi Hz. Âişe'ye hayvana şefkat ve merhametle davranmasını tavsiye etmiştir.7 Sağım sırasında koyunların memelerinin incinmemesi ve çizilmemesi için sağıcıların tırnaklarını kesmelerini istemiştir.8 Hayvanlar arasında güreş, dövüş tertip edilmesini yasaklamıştır...

    İslâm, hayvanı kesmeye götürürken bile ona şefkatle davranılmasını emretmiş, hayvana eziyet edilmesini yasaklamıştır. İster bu eziyet, kesim yerine götürürken yapılacak fizikî eziyet olsun, isterse kesim esnasında, bıçağı göstermek vb. gibi psikolojik olsun, kesin olarak yasaktır. Müslim, Ebu Dâvûd ve Tirmîzî Şeddâd b. Evs'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Peygamber'den (sas) ezberlediğim iki şey vardır. O şöyle buyurdu: Allah her şeyde ihsanı (yani onu en iyi, en güzel şekilde, Allah'ı görüyormuşçasına yapmayı) farz kılmıştır... Sizden hayvanını kesecek olan kişi bıçağını önceden iyice bilesin ve kestiği hayvana eziyet çektirmesin!"9 Hz. Peygamber (sas) bir defasında da hayvanını kesmek için yatırdıktan sonra gözünün önünde bıçağını bileyen bir adamı: "Bıçağını hayvanı yatırmadan önce bileyemez miydin? Zavallı hayvanı iki defa mı öldürmek istiyorsun!" diye azarlamıştır.10

    İslâm, hayvan haklarını koruyup gözetmeyi, Allah'a itaatin bir ifadesi ve ebedî saadetin kazanılmasının bir teminatı olarak görür. Bunu teyit eden çok sayıda dinî delil vardır. Meselâ: Buhârî ve Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayet ettikleri bir hadîste Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bir adam yolda giderken çok susadı. Hemen bulduğu bir kuyuya indi ve oradan su içti. Sonra kuyudan çıktı bir de ne görsün, kuyunun başına gelmiş bir köpek orada soluyor ve susuzluktan ağzını toprağa sürtüp nemli toprağı yalıyordu. Onu görünce kendi kendine dedi ki, bu köpek de benim gibi çok susamıştır. Hemen kuyuya indi, ayakkabısını su ile doldurdu. Sonra ayakkabısını ağzıyla tutarak kuyudan yukarı çıktı ve çıkardığı suyu o köpeğe içirdi. Bundan dolayı Allah o kulundan memnun oldu ve onu mükâfatlandırdı ve onun günahlarını bağışladı."

    Arkadaşları dediler ki: "Ey Allah'ın elçisi, bize hayvanlara yaptığımız iyilikten dolayı da sevap mı var?!" Peygamber (sas:( "Evet, can sahibi her varlığa yapılan iyiliğe sevap vardır." dedi.11

    Bu hadîste dikkati çeken bir husus da şudur. Burada bahsi geçen köpek, sahipsiz, başıboş bir köpektir. Örnek verilen adamın acıma duygusu onu, o zavallı köpeğe yardım etmeye yöneltmiş, onu o zor durumdan kurtarmak istemiş, o dilsiz hayvanı içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak için gayret sarf etmiş ve onu susuzluk acısından kurtarmıştır. Bu da kolay olmamıştır. Zorlukla çıktığı kuyuya tekrar inmiş, ayakkabısını suyla doldurmuş, ağzıyla tutmuş, kuyunun başında bekleyen o köpeğe su içirmek için ayakkabısını ağzıyla çıkarmıştır. Bu yaptığından dolayı Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın hoşnutluğunu kazanmış ve onun tarafından günahları bağışlanmıştır.

    İslâm, hayvana acı ve eziyet veren her şeyi yasaklamıştır. Hz. Peygamber (sas) hayvanların ateşle dağlanmasını yasaklamış ve bunu yapanlara -kendisine zulmedenlere karşı bile hiç yapmadığı bir şey olduğu hâlde- lânet okumuştur. İbn Hibbân Sahîh'inde Câbir'den şunu rivayet eder: Hz. Peygamber (sas) yüzü ateşle dağlanmış bir eşeğe rastladı ve: "Onu dağlayana Allah lânet etsin!" buyurdu.12

    Efendimiz (sas), hayvanlara ağır yük yüklenmesini yasaklamış, ona gücünün üstünde yük yüklemesinden dolayı sahibinin kıyamet günü sorguya çekileceğini bildirmiş, binek hayvanlarının sırtında uzun süre oturmayı, onları sandalyeler gibi kullanmayı da yasaklamış ve: "Hayvanlara usulüne uygun olarak binin ve onları usulüne uygun olarak rahat bırakın. Onları yollarda ve sokaklarda konuşmanız için oturduğunuz sandalyeler gibi kullanmayın. Biliniz ki nice binekler vardır ki bineninden daha hayırlıdır ve Allah Teâlâ'yı ondan daha fazla zikreder!" buyurmuştur.

    Kâinatta bulunan her şeyin Yüce Yaratıcı tarafından insanın emrine verildiğini açıklayan Kur'ân-ı Kerîm, varlık âleminin korunmasını da ondan istemiş; karada ve denizde bozulmanın insanın kendi elleriyle yapacakları yüzünden olacağını bildirmiştir.13 Bu sebeple İslâm, yeryüzünü ifsat etmeyi, yani tabiatı bozmayı yasaklamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "hayata elverişli olarak yaratıldıktan sonra yeryüzündeki tabiî dengeyi bozmayın."14 buyurulmaktadır. Tabiî dengeyi bozma kapsamına giren hususlardan en önemlisi suların, bitkilerin, havanın ve toprağın kirletilmesidir. İslâm bunu kesinlikle yasaklamıştır. Şüphesiz bununla bütün canlıları her türlü kirlilikten korumaktadır ki, bu da canlı cansız kâinatta bulunan her varlığın hakkıdır. Herkesin hakkını gözetmek ve herkese hakkını vermek ise Müslüman'ın üzerine farzdır.

    Ahmed ve Ebû Dâvûd, Abdullah b. Ca'fer'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Bir gün Allah'ın elçisi beni yanına aldı. Ensar'dan bir adamın bahçesine gittik. Orada bir deveyle karşılaştık. Deve, Allah'ın elçisini görünce inledi ve gözlerinden yaşlar boşandı. Hz. Peygamber (sas) devenin yanına gidip onun kulak dibini okşadı ve deve sustu. Hz. Peygamber: "Bu devenin sahibi kim? Kimin bu deve?" diye sordu. Ensar'dan bir genç geldi ve: "Benim Ey Allah'ın elçisi!" dedi. Hz. Peygamber: "Allah'ın seni sahibi kıldığı bu deve hakkında Allah'tan korkmuyor musun? Bak bu deve: Senin onu aç bıraktığını ve yorduğunu bana şikâyet ediyor." dedi.15
    Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (sas), devesine acımayan o gence, yapmış olduğu bu muamelenin ahirette onu çok zor durumda bırakacağını, onun anlayacağı ve unutmayacağı etkili bir üslûpla anlatmıştır.

    Cahiliye devri Arapları, yemek için canlı develerin sırtını ve koyunların kuyruğunu keserlerdi. Hz. Peygamber (sas) bunun önüne geçmek için bu kısımlardan faydalanmayı yasaklamış: "Hayvan canlı olduğu hâlde ondan kesilen her parça, leş hükmündedir. Haramdır, yenilmez!" buyurmuştur.16

    İslâm, hayvana sövmeyi ve lânet okumayı da yasaklamıştır. Müslim'in naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) bir seferde iken, bindiği devesine lânet okuyan bir kadın görmüş ve: "Onu devenin üzerinden alınız ve deveyi salınız; çünkü onun kendisi lânetliktir." buyurmuştur.17 Bu hâdise, hayvanın sövülmekten ve lânet edilmekten korunma hakkının da olduğunu göstermektedir.

    Ebu Dâvud ve İbn Hibbân'ın rivayet ettikleri bir hadîste Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Horoza sövmeyiniz, zîrâ o, namaz için uyandırıyor."18 İbn Hibbân rivayetinde "... Namaza çağırıyor." şeklindedir.19

    C. Hz. Peygamber'in ashabının ve İslâm büyüklerinin hayvanlara muamelelerinden örnekler
    İmam Malik şu hâdiseyi nakletmiştir: "Ömer b. el-Hattab kerpiç yüklü bir eşeğe rastladı. Üzerinde bulunan kerpiçlerden ikisini alıp yere koydu. Eşeğin sahibi olan kadın geldi. Bunu görünce -kızarak- Ömer'e: Sana ne benim eşeğimden? Buna da mı yetkin var? diye çıkıştı. Hz. Ömer: "Evet, şayet Irak'ta bir katırın yolda ayağı kaysa, onun yolunu niye hazırlamadın, diye kesinlikle Ömer'den sorulacaktır." dedi.

    Yine Hz. Ömer'in, devesine gücünün üzerinde yük yükleyen bir kişiyi cezalandırdığı, bir devenin palan sürtmesinden dolayı oluşan yarasını okşayıp: "Senin başına gelen şeyden dolayı da sorguya çekilmekten korkarım." dediği de rivayet edilmiştir.20

    Ebu'd-Derdâ'nın ölmek üzere olan devesine şöyle seslendiği söylenmektedir: "Ey deve! Rabb'inin huzurunda sakın benden davacı olma; çünkü ben sana gücünün üstünde hiçbir şey yüklemedim."21

    Adiyy b. Hâtim karıncalara ekmek ufalayıp, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Onlar bizim komşularımızdır. Üzerimizde hakları vardır."22

    Ömer b. Abdülaziz'in de hayvanlara ağır gem ve koşum takımı vurulmaması, nodulla dürtülmemesi, develere 600 rıtıldan (yaklaşık 230 kg) fazla yük yüklenmemesi hususunda görevlilere talimat gönderdiği rivayet edilir.23

    Ömer b. Abdülaziz, gönderdiği mektuplardan birinde valilerine atın boş yere koşturulup, eziyete maruz bırakılmasını önlemelerini hatırlatmıştır.

    Yol güvenliğini sağlayan yetkililere, atlara ağır gemlerin takılmamasını ve altlarında demir bulunan yularlarla onlara eziyet edenlere izin vermemelerini emretmiştir.

    Devrin zabıta memurlarının görevlilerinden biri de, insanların hayvanlara güçlerinin üstünde yük taşıtmalarına, hayvanların seyir hâlinde işkence ve dövme gibi fiillere maruz kalmalarına engel olmalarıydı. Bu davranışı yapanlara ceza veriyorlardı.24

    İmam Ebû İshâk eş-Şirâzî, bazı dostlarıyla bir yolda yürürken karşılarına çıkan köpeğin, sahibi tarafından kovulması üzerine, köpeğin sahibine: "Yolun bizimle onun arasında ortak olduğunu bilmiyor musun!" demiştir.25

    İslâm'ın hüküm ferma olduğu coğrafyalarda kurulan sosyal müesseselerde de hayvanların özel bir yeri vardır. Eski vakıf kayıtlarında hasta hayvanların tedavisine ayrılmış özel vakıflar bulunmaktadır, yine yaşlı ve çalışmaktan âciz hayvanların serbestçe otlamaları için vakıf arazileri tahsis edilmiştir. Medeniyet tarihimizde, yaşlanmış, çalışamaz hâle gelmiş ve sahipleri tarafından terk edilmiş atlar için vakıflar vardır, sözkonusu hayvanlar ölünceye kadar oralarda otlarlardı. Yine kediler için kurulmuş vakıflar vardı.26 Oralarda sabah akşam kedilere yiyecek hazırlanırdı.

    Osmanlılar döneminde de sahipsiz hayvanların bakım ve korumasının devlet tarafından sağlandığı, bu maksatla vakıflar kurulduğu bilinmektedir. Hayvan haklarına dâir hukukî normlar, Osmanlı Kanunnamelerinde ilk dönemlerden beri yer almıştır. Meselâ, İkinci Bayezid devrinde hazırlanan 1502 tarihli İstanbul Belediye Kanunnamesi'nde şöyle denmektedir: "...Ve ayağı yaramaz bârgiri (beygiri) işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük vurmayalar; zîrâ dilsüz canavar (canlı)dır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam ettüre. Etmeyenin ve eylemeyenin gereği gibi hakkından gele." "Filcümle (kısaca) bu zikrolunanlardan gayrı (başka) her ne kim Allah Teâlâ yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip (zabıta) görüp gözetse gerektir, şer'î (dinî, yasal) hükmü vardır."27 denmektedir.

    İslâm literatüründe "Hayatu'l-hayevân = hayvanların hayatı" adıyla yazılmış birçok eser vardır. Bu da hayvanlara verilen önemin ayrı bir göstergesidir. Hayvan isimlerini ihtiva eden sözlük yazımları Hicrî 2 ve 3. (m. 8. ve 9) asırlarda yapılmıştır.28

    Burada şunu da belirtmekte fayda vardır. İslâm'ın hayvanlara ve onların haklarına verdiği önemden bahsederken, dikkat çekilmesi gereken hususlardan birisi de, insanın bu canlılarla münasebetinin keyfiyetidir. Allah (cc), hayvanları yaratılıştan insanın menfaatine amade kılıp, hizmetine verince, onun hayvanlara ilgisinin sınırlarını da çizmiş ve onlara nasıl davranılması gerektiğini belirtmiştir. Bütün bunlarda, hayvanların insanın emrine verilmiş birer emanet olduğu, emanetin gereği olarak korunup gözetilmesi, bir prensip olarak hayvanların yaratılışlarına uygun şekilde muamele görmesi hususu dikkatlerden kaçmamaktadır. Tabii olarak bir hayvana karşı yapılacak en güzel muameleyle onlara muamele edilmelidir. Dolayısıyla İslâm, bir taraftan hayvana eziyet vermeyi ve ona gücünün üstünde yük yüklemeyi yasaklarken, diğer taraftan da hayvanı tabii değerinin üstüne çıkarmayı, insanlar tarafından hizmet edilen bir varlık (çoğu kerelerde tapılan bir mâbud) derecesine yükseltmeyi de kabul etmez.

    İslâm -bütün işlerde olduğu gibi- bu konuda da orta yolu izler. Allah (cc), Müslüman'a, hayvanı, Kendi katından bir lütuf olmak üzere insanın hizmetine verdiğini öğretir. Müslüman onu hayatın gerekleri için, Rabbi'nin rızasına uygun olarak kullanır.

    Ayrıca İslâm, Müslüman'ın dikkatini şu hususlara da çeker: Hayvana azap ve işkence, onu hakkından mahrum etme, korkutup ürkütme ve zor işlerde yorma, ahirette azaba müstahak eden davranışlar olduğu gibi, hayvana merhamet etmek ve şefkatle davranmak da bir tür ibadet ve Allah'a yakınlıktır.

    İslâm hukukçuları, insanı sahibi bulunduğu hayvanın bakımından sorumlu tutup, bu konuda kusuru görülenlerin ikaz edileceğini, bunun etkili olmaması hâlinde kişinin hayvanı satmaya veya -eziyet çekmemesi için- eti yenen türden ise kesmeye zorlanacağını söylerler. Hayvanın verimini kaybetmesi hâlinde de aynı hüküm geçerli sayılmış; hayvan, eti yenmeyen türden ise, sırf bu sebeple itlâfı caiz görülmeyip sahibinin ona bakmakla yükümlü bulunduğu vurgulanmıştır. Sahibi belli olan, ancak sahibine ulaşılamayan bir hayvanın bakımı devlet tarafından sağlanır ve yapılan harcamalar sahibinden alınır. Sahipsiz ve güç durumda kalmış hayvanların bakımı ve beslenmesi için vakıflar kurulması ve bütün bunların o vakıflar sayesinde sağlanması gerekir.29

    İslâm ahlâkıyla ilgili eserlerde hayvan hakları, bütün mahlûkata şefkat ve merhamet bağlamında ele alınmış, onlara karşı eziyet ve kötü muamele insanın hayvanlar üzerindeki hakkını kötüye kullanması ve insanlık mertebesinden çıkışı olarak değerlendirilmiştir. Meselâ, A. Hamdi Akseki: "... Hayvanata karşı her türlü kaba muameleyi irtikâp edenler, mertebe-i insaniyetten sukut etmiş sayılırlar. Müslümanlık sadece insanların değil hayvanların da hukukuna riayeti âmirdir..."30 demektedir.

    Abdurrahman Şeref de İlm-i Ahlâk adlı eserinde bu konuya yer verir ve insanın, hayvanlar üzerindeki hakkını iki sebepten dolayı kötüye kullanamayacağını söyler:

    "Birinci olarak: Hayvanlar, ruh ve his sahibi olup muameleden etkilenirler, keyif ve acı duyarlar. Hattâ bazılarının yaratılış tarzları itibariyle insan ile arasında karşılıklı bir ilişki bile görülür.

    İkinci olarak: İnsanlık vakarı hayvan hakkında kötü muameleyi caiz görmez. Durduk yerde bir hayvana eziyet etmek ve onu bağırtmak, tabiatı kabalığa ve zulme alıştırmak ve insanlık mertebesinden hayvanlık derecesine düşmektir. İnsanın diğer yaratıklar üzerine olan üstünlüğü ancak insan olma özelliğinden dolayı olduğundan, o özelliği kaybetmemelidir. Ve bir de hayvanlara eziyet etmekle insan, güzellik nezaketini ve vicdanî duygularını azaltır. Beyit:

    Meyâzâr mûrî ki dâne keşest
    Ki cân dâred u cân-ı şîrîn hôşest
    (Dane toplayan bir karıncayı dahi incitme;
    Zîrâ can sahibidir ve tatlı can güzeldir.)"31

    Netice
    İslâm'da hayvan hakları tâ baştan beri kabul edilmiş ve bu haklara saygı Müslümanlara farz kılınmıştır. Hayvanları insanların hizmetine veren ve çeşitli şekillerde onlardan faydalanılmasını helâl kılan Allah Teâlâ, bunu insanların insafına bırakmamış, hayvanların da insanlar gibi birer canlı olduklarını ve onların da haklarının olduğunu belirtmiş, insandan bu haklara saygı göstererek, hayvanlara şefkat ve merhametle muamele etmesini emretmiştir.

    İslâm bütün canlılara insanlar gibi bir ümmet, bir topluluk gözüyle bakar. Konum ve görevlerinin farklılığını kabul etmekle birlikte, insan topluluklarının hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmeleri için ihtiyaç duydukları hakların, diğer canlılar için de sağlanmasını emreder ve bunu insanların sorumluluğuna verir...

Sayfayı Paylaş